Aman üryan geldim gene üryan giderim

                                Ölmemeye elde fermanım mı var efendim

                                 Azrail gelmiş de can talep eder

                             Benim can vermeye dermanım mı var efendim

                                                                                                                                  Karacaoğlan

İltica, öz yurdunda huzur bulamayanın gurbete yolculuğudur. Ve iltica etmek, kaderin olan coğrafyadan, başkalarının kaderi olan coğrafyalara sığınmaktır en basitinden… Bir alımlık nefes uğurunadır bazen bu.

Korunmak ereği ile türler içinde elbette en güveneceğin kendi türüne, insana sığınmanın adıdır. Teninin renginden, konuştuğun diline, doğduğun yerden, çocukken oynadığın oyuna, sıra sıra dizildiğin halaydan, giyindiğin rubaya kadar ayrışsan da, en azından doğarken ve ölürken eşitlendiğini bildiğin ve aslında yaşarken de eşit olmaya inanmaktan hiç yılmadığın insana sığınmak…

Dahası, aksi için elinden geleni ardına koymayan dünya düzeni karşısında, bu eşit olduğuna inandığın tüm insanlığın hak ettiği bir yaşama duyulan özlemdir. Bir yandan da, bu arsız düzenin, kendi türüne layık gören aynı insan tarafından yaratıldığını görmezden gelmektir…

Ve bir bakıma, zamanı olduğu gibi, mekanları da parselleyerek var olan modern hayatın istemeden dünyaya getirdiği bu çocuğun yolculuğu; başa ne zaman, neyin geleceğinin kestirilemeyecek olmasının ete kemiğe bürünmüş halidir. Modern insanın teminatlarının, bir saniyeden bile kısa zamanda tarumar oluşu belki… Mülteciliğe sebep bu tepetaklak oluş, bir umudun, Zümrüdüanka kuşu misali küllerinden yeniden alev almasıdır.

Güzelim toprakları un ufak edenlerin kirli hesapları karşısında yaşama dört elle sarılmanın ortaya çıkardığı bir ezber bozma hali olan mültecilik, kendindeki bu alev topunun gücü ile istediğinde ateşe de verebilir, kendini “dört başı mamur” sanan tüm garanticilikleri. Çıpası umut olan insanın direnmesinin adı olan bu hal, neleri ateşe vermezdir ki istediğinde… Biliriz ki en güçlümüz, en zayıf anda umudu yitirmeyenimizdir çünkü.

Mültecilik, insanlığın en zor deneyimi olarak, bir yandan hiç geçmeyecek bir hasrete düşmek olabilir. Kendine hasret düşmek yani… Kendinde olan ne var ise, artık olmamasından doğru bir hasretlik… Yarine, yoldaşına; belki çocuğuna, evinin bahçesinde yemiş veren ağacına, her şeyden öte sılaya özgü kokuya… Ama bir yanıyla tekmil umut etmektir işte eskisi gibi olmasa da yerine birgün gelecek her şeye.

Olmaya hak kazanıldığında, kendine münhasır üstünlükleri bahşeden “yurttaşlık” karşısında, mültecilik, toprakları tarih boyu savaşlarla çevirmiş devletlerin bu enaniyetine şerh düşerken; aslında çırılçıplak doğup öldüğümüz hayatın tüm gösterişlerine, kaybettiklerine rağmen meydan okumaktır.

Ve aslında, ancak haksızlığa uğrayanların umuduyla başka bir yere dönüşecek dünyanın her günü mültecilerindir.

Tüm mültecilere saygı ve inançla…